16.07.2009

Bourdieu ve Devlet Universiteleri

0 yorum

Turkiye'nin iyi devlet universitelerinden birinde okudum. Okulda okuyan ogrenciler cok heterojen bir gruptu. Anadolu'nun bir koyunden gelen de vardi, memur cocugu olan da, isci cocugu olan da, zengin cocugu olan da. Her siyasi gorusten, her inanistan ogrenci vardi. Farkli fikirler carpisirdi kampuste. Ama ilan panolarinda, dagitilan dergilerde... Kimse kimsenin gosterisini basmazdi. Kimse kimseye satirla bicakla saldirmazdi. Kapalilar da basortusuyle girerlerdi okula. Son yillara kadar kimse sorun cikarmamisti. Ramazanda kantinler acik olurdu. Bir kere bile oruc yuzunden olay yasanmamisti. Herkes kendi isine bakardi. Utopik bir toplum tasavvuruydu bizim okul benim icin. Gercek olamayacak kadar da guzeldi.

Mezunlarin hepsi cok iyi islere girerlerdi demek haddini asan bir yargi olur. Iyi is tanimi sadece iyi maas kazanilan bir is midir, bu kisiden kisiye gore degisir, ama maas elbette onemli bir etken. Kendi cevrem icin sunu soyleyebilirim, iyi kotu butun arkadaslarim/tanidiklarim bir iste calisiyor, kimi cok iyi kazaniyor, kimi daha az kazaniyor. Kimi isinden cok memnun, kimi degil ama yine de calisiyor. Ama bu durum soyle bir gercegin varligini degistirmiyor: Universite insana sinif atlatabiliyor. Isci ya da memur bir aileden gelen ogrenci, kendi anne-babasinin hayatta kazanamayacagi paralar kazanabiliyor. Onlarin bir turlu erisemedigi sosyal statuyu ve onun getirdigi saygiyi toplumdan gorebiliyor. Alt sinif ya da orta sinif bir aileden gelen ogrenci yurtdisindaki iyi universitelere burslu gidip master ya da doktora yapabiliyor.

Gecenlerde yine yurtdisinda okuyacak bir arkadasimin haberini aldigimda aklima bu mesele geldi. Isci bir aileden geliyordu. Bourdieu'ye gore onun da ayni habitus icinde kalmasi, sinif atlayamamasi gerekiyordu. Ama o atlamisti. Baska bir arkadasimin internete koydugu tatil fotograflarina bakarken de ayni dusunce gecti aklimdan. O da sinif atlamisti, atlayabilmisti. Zor olan birseyi basarmisti. Kolay olmamisti ama yapmisti. Ustelik kendi toplum icinde yukselirken ailesinin de elinden tutmus, onlari da kendisi ile beraber yukari cekmisti. Kendinden birkac yas kucuk kizkardesinin uzerine titremis, onun da ayni universitede okuyabilmesini saglamisti.

Eminim diger iyi devlet universitelerinde de boyle ogrenciler/mezunlar vardir. Turkiye'de iyi bir devlet universitesinde okumak, en azindan benim mezun oldugum donemde, icine dogup buyudugumuz habitus'u kirmamizi, social capital hatta cultural capital'imizi artirmamizi sagliyordu. Butun ogrenciler icin bunu yapiyordu demek yanlis olabilir elbet ama bu islevi saglayan bir mekanizma gorevi gorebiliyordu. Isci sinifindan gelen ya da devlet memuru cocugu olan ogrenciler ozel universitelere gore cok cok daha az bir harc veriyordu. Onu da verecek gucu olmayanlar Yurtlar ve Krediler'den harc kredisi alip erteletebiliyordu. Super bir cozum degildi belki ama butun bu cozumsuzlugun ortasinda denemeye deger bir imkandi.

Tabi iyi devlet universitelerinde okumak icin OSS denen sinavi asmak gerekiyordu, onu asabilmek icin de ozel derslere, dershaneye ihtiyac vardi. Yukarida bahsettigim arkadaslarimdan birisi dershaneye burslu gitmisti. Ama butun alt siniftan gelen ogrenciler onun gibi sansli olamiyordu. Yani Bourdieu'nun bahsettigi sarmalin kirilmasi icin on sart iyi bir devlet universitesine girebilmekti. O sarmal, universite sonrasi kirilabiliyordu.

Elbette bu sistemin basarili bir sistem oldugunu kimse iddia edemez. Imkani olmayan ogrencilerden sadece cok ama cok zeki olan birkaci, yardimsiz, dershanesiz, ogretmensiz o sinavda basarili olabiliyor. Bizler sistemin yanlisligini, bozuklugunu, esitsizlige canak tutan yapisini elestirecegimize, "ya bak Hakkari'nin falanca koyunden kolsuz bir coban sinavda super puan almis" diye sasirip, cocuga alis tutuyoruz. Sanki o cocugun basarisi digerlerine ornek olabilirmis, "madem kolsuz coban yapti, herkes yapabilir" argumanini kuvvetlendirirmis gibi.

Bu hatali sistemin duzeltilmesi gerekirken, onu daha da vahim hale getirmek neden? Harclara yuzde 500 zam yapmak, bir sekilde devlet universitesine girmeyi basarmis ogrencilere hayati tekrar zehir etmek neden? Turkiye'de cozum uretmekten aciz sagindan solundan butun siyasetciler ve vizyonsuz, tutucu, degisime kapali burokratlar:"Bourdieu'nun laneti uzerinizde olsun!!"

** Turkiye'de egitim ve diger sektorlerdeki gelisme ve duzelme icin once guneydogu'daki savasin bitirilmesi gerek. Neden derseniz, bilin bakalim bu ulkede butceden en buyuk pay hangi kurumun harcamalarina oluk oluk akiyor? Ah bu arada aldiklari pek cok oyuncagi kullanmayi bile bilmediklerini, internette yaptigim arastirmaya gore tanesi 20 milyon dolar civari olan Sikorsky helikopterlere nasil ozensiz davrandiklarini, askerligini yaparken olayi yakindan gozlemleyen bir birinci agizdan dinledim.

14.07.2009

Chicago Gezi Rehberi - 1

0 yorum

5:15 am: Telefon alarmi caldi. Aksam bir turlu uyku tutmadigi icin (ne zaman ertesi sabah erken kalkicak olsam o gece bi turlu uyuyamam), uykulu gozlerle yataktan surunerek ciktim. Cantalar bir gece onceden hazirdi ama son dakika toplanmalari yasandi tabi. Tempo tempo... Firladik odadan.

5:55 am: Otelin onunde bizi istasyona goturecek taksiyi beklemeye basladik. Hava nasil da guzel kokuyor. Ama biraz da garip. Gokyuzunun rengi uzaklarda bir yerlerde hafif hafif acilmaya baslamis. Amerika yuzunu yavas yavas gunese donuyor.

6:10 am: Taksi hala piyasada yok. Oysa cagirali 20 dakikadan fazla oldu. Ben hafiften soylenmeye basliyorum. Tek derdim trene binip gozlerim kapamak. Bizim cocuk 3. kere taksi duragi ile konusurken taksimiz de salina salina geliyor. "Saat kac?" diyorum. "6:10 diyor".. Derin nefes aliyorum. Bu kucucuk sehirde 20 dakika icinde tren garinda olmamamiz icin basimiza normalin disinda birseylerin gelmesi lazim. Meteor yagmuru gibi.

6:20 am: Tren istasyonundayiz. Sirtimizda cantalarimiz hizli hizli vagonumuza ilerledik. Koltuk numarasi yok. Gozumuze bir yer kestiriyoruz. Yan tarafa late 30s early 40s iki Amerikali hatun geliyor. Nasil bir bagirti, patirti. Sanki parti veriyorlar. Devamli flaslar patliyor, "We're going to Chicagoooo!" diye bagriliyor, "Green Day, bekle bizi" tadinda cumleler kuruluyor. Hemen bizim cocuga donuyorum, "ya Yesil Gun konseri varmis Chicago'da" diyorum. Benim gibi yan koltugu dinlemedigi icin bu bilgiye nasil ulastigima sasiran ve uyku sersemi "Yesil Gun" cevirimi ilk soyleyiste anlamayan bizim cocuk beni pek de umursamiyor. (Green Day mi deseydim yani, hatunlari dinledigim ortaya ciksin.)

6:30 am: Trenimiz tingir mingir yol almaya basliyor. Bizim cocuk hemen uyudu bile. Ben de uyuyorum, yani uyudum sanirim. Delillerim: 1) Yolculugun ilk 2 saati cok cabuk gecti, 2) bi noktada kafami cama vurdugumu ve uyandigimi hatirliyorum. Sonrasi yine bulanik. Bu onemli deliller isiginda o surecte hatirlamasam da uyuduguma karar veriyorum.

8:30 am: Kondoktor teyzelerden birinin anonsunu duyuyorum. Saatlerimizi 1 saat geri almamizi ogutluyor. Saat dilimini degistirmisiz. Benim 5 yillik emektar telefonum bu farki otomatik olarak algiliyor ve saati degistiriyor. Oysa bizim cocugun benim emektara gore daha genc sayilabilecek telefonu boyle bir kapasiteden yoksun. Cok yasa emektarim cok yasa!

8:00 am: 2 saatlik yolumuz kaldi. Chicago kitabimi cikariyorum. Okumaya basliyorum. Loop, North, South Loop ve South olmak uzere Chicago'yu dort bolume ayirmis. Teker teker hepsini okuyorum. Muhakkak gormek istedigim seylerin notunu aliyorum. Iyi, 2 gunde onemli bir miktarini gezebilecekmisiz gibi gorunuyor. Kitabi kapatiyorum.

10:30 am: Trenden iniyoruz. Amerikali hatunlar her ani fotograflamaya devam ediyorlar. Onlari trenle birlikte fotograf cektirirken birakip Union Station'dan disari adim atiyoruz. Evet. Artik Loop'tayiz. Kitabin verdigi bir yurume rotasini izlemeye basliyoruz. Sears Tower'in yanindan geciyoruz, nehrin uzerinden gecip devam ediyoruz. Yuksek yuksek, pek cogu mimari harikasi olan binalarin arasindan ilerliyoruz. Bir mimar icin Chicago'nun nasil da istah kabartici bir sehir oldugunu dusunuyorum. Chicago Board of Trade binasinin onunden geciyoruz. Binanin uzerindeki kabartma dikkatimizi cekiyor. Yola devam ediyoruz. Chicago School'un ilk orneklerinden sayilan ve 189o'larin sonunda insa edilen Marquette Building'e giriyoruz. Iceri de Chicago bolgesini kesfeden Fransiz kasif Marquette ve bir takim yerlilerin heykellerini goruyoruz. Chicagou ile tanisiyoruz. Bina etkileyici ve cok guzel.



Chicago Board of Trade binasi uzerindeki kabartma



Chicagou


11:00 am: Ayilmaya ihtiyacimiz var. Kahve molasi veriyoruz. Mola verdigimiz sokagin uzerinden EL geciyor (EL yukaridan giden tren, Downtown'da kucuk bir daire seklinde hattin uzerinde calisiyor, hatta yoreye "Loop" denmesinin nedeni aslinda bu trenmis). Mola bitti, yola devam. Kalacagimiz otelin onunden gecip Michigan Avenue'ya cikiyoruz. Saga sola bakina bakina ilerleyip Chicago Architecture Foundation'in dukkanina giriyoruz. Kitaplar, hediyelik esyalar... O sirada birisi anons yapiyor "Chicago sehri ile ilgili ucretsiz bilgilendirme konusmamiz biraz sonra baslayacak". Ben cikip gezmek taraftariyim ama bizim cocuk dinleme taraftari, gonulsuzce yollaniyorum konusmanin yapilacagi alana. Iyi ki gitmisiz. Onumuzde devasa bir Chicago maketi, sehrin gelecegi ile ilgili keyifli bir sunum dinliyoruz. En buyuk heyecan Olimpiyat oyunlarini kazanip kazanmadiklari. "Sonbaharda ogrenecegiz" diyor konusmayi yapan kadin.



12:00 am: Michigan Avenue uzerinde ilerlemeye devam ediyoruz. Sag tarafta Art Institute of Chicago. Once bahcesinde oturuyoruz, sonra iceri giriyoruz. "Cok zaman gecirmeyelim," diye girip icerde 3 saat kaliyoruz. Yarisini bile gezmis oldugumuzu sanmiyorum. Muzeden cikinca rotamiza kaldigimiz yerden devam ediyoruz. Sonraki hedefler: Millennium Park, Michigan Bridge ve Magnificent Mile.



Yazinin devamini merak ediyorsan sevgili okur, yarini beklemen gerekiyor. Zira benden simdilik bu kadar.

İthaf Meselesi

2 yorum




Bitti. Uzun maratonun sonu. Tam sonu degil ama, sona en yakin kismi. Simdi aklimdaki en buyuk soru, nasil ithaf edecegim. Kime edecegimi biliyorum ama o cumleyi nasil kuracagimi bilmiyorum. Dunden beri aklimdan cumleler geciyor, hicbirini begenmiyorum. Aslinda ne demek istedigimi de biliyorum, ama hangi sozcukleri kullansam onu bilemiyorum. Bu kismi en zor kismi. Dusunuyorum, tasiniyorum. Bulamiyorum.

O kapagi acip, o sayfalari cevirince beni mutlu edecek kelimeleri yakalamaya calisiyorum.

09.07.2009

Mecnunum Leylamı Gördüm

4 yorum

Bizim cocuk poker turnuvasinda Cinli dostlarimizi tirtiklamaya gitti. Ben de onumde word dosyasi, kulagimda bu muzik oturuyorum. Bu gecenin konusunun ASK olmasina karar verdim. Evet, yanlis duymadin sevgili okur, konumuz ask. Balik burcu bir kisilik olmama ragmen anti-romantizm hareketinin onde gideni ben, bugun bu ulvi konu hakkinda birseyler ciziktirecegim.

Elbette ciziktirmeyecegim, sevgili okur. Sadece sunu soylemek istiyorum. Guzel ask filmlerini severim. Romantik komedileri de izlerim. Bazilari cok geyiktir, cogu da kotudur, yeni birsey hic yoktur ama zaman gecirtir, vs. Ask'in anlatimini severim ama insanlarin asik hallerine hic katlanamam. Hemsirem de itiraflarinda bahsetmis, televizyon ekraninda olmayan ama televizyon ekranindaymiscasina yasanmaya calisilan asklari hic sevmem. Hele gozume gozume sokulan asklardan hic hoslanmam. Bir arkadasim var mesela. Yere goge sevgilisini ne kadar cok sevdigini yaziyor. Hayatta hicbir guc bana benim disimda baska insanlarin da gorebilecegi bir yere oyle sozler yazdiramaz. Ne gerek var 3. kisilerin bilmesine? Kendimizi ne kadar teshir edersek o kadar mutlu mu oluyoruz bu cagda acaba? Ya da hepimizin icinde birer Ayse Arman mi yatiyor? Abartiyi hic sevmem, sadeliktir favorim. Insanlarin "askim" demeden, gozume sokmadan sevgilerini birbirlerine ilettikleri hitaplari severim. "Biz birbirimize cok asigiz" deme geregi hissetmeyen ama duruslarindan, hic goze batmayan hareketlerinden birbirlerini sevdikleri anlasilan insanlarin askini severim. Sevdigi adamdan/kadindan bahsederken heyecanindan yuzu kizaran insanin askini severim mesela. Dogaldir. Sadedir.

Bu ask meselesine sert bir sekilde girdim, aslinda amacim bu degildi. Asil amacim asagidaki sarkidan soz etmekti. Son zamanlarda dinledigim en guzel "ask" sarkilarindan birisi kendisi. Sozler Asik Veysel'den. Muzik Erkan Ogur'dan. Bir Bulut Olsam dizisini takip ediyorsaniz bu sarkiya zaten asinasinizdir. Ya da Aytekin Atas'i taniyor, dinliyorsunuzdur. Ben kendisi ile bu bahar tanistim ve bu sarkiya da ba-yil-dim. Asik Veysel'in kelimeleri ne kadar guzel. Yumusacik. Abartisiz. Yalin. Tam benlik.




(Bu teshir meselesi blog yazmaya baslayali aklima takilan en buyuk sorudur. Dengeyi nasil saglayacagim, nereye kadar kendimden bahsedip nerede duracagim mevzusu. )

08.07.2009

Dikkat! Twitter Hesabi Olmayani Dovuyorlar!

4 yorum

Hemsirem yazmis, ben durur muyum? Zaten aramizda boyle bir iliski var. Yani ne gorunus ne de huy olarak birbirimize zerre kadar benzemesek de ayni seyleri yapma egiliminde oluyoruz cogu zaman. Dun hemsireme Twitter hesabi actigimi fisildadim, bugun bir uyandim hem hesap acilmis, hem de durumla ilgili bir yazi dokturulmus. 2 sene once blogumu sirf hemsirem blog acmis diye acmistim ben de. Boyle bir takip soz konusu aramizda. Yarin obur gun bizimki uzaya gitmeye kalkisirsa, bir sonraki kapsulde ben de firlatilirim herhalde. O uzaya gitmis, ben eksik mi kalicam?

Neyse konumuza donelim. Twitter olayini duyali uzun bir zaman oluyor ama Twitter hesaplarini izlemeye baslayali sanirim 3-4 hafta oluyor. Bir hafta once kendi hesabimi actim. Simdiye kadar sadece 2 mesaj yazdim ve daha da yazmayi dusunmuyorum. Sadece izlemek icin ordayim. Tanimadigim siradan insanlari degil. Tanidigim unlu yuzleri, sesleri, sarkicilari, yazarlari, gezginleri. Bu kis begenerek okudugum Muslims of Metropolis kitabinin yazarini Twitter'da bulunca sevindim mesela. Twitter bana daha cok bir sekilde zaten taninmis, bilinen insanlarin kendilerini takip eden kalabalikla sanal ortamda kolayca iletisime gecmesinin basit bir araciymis gibi geliyor. Yoksa benim oraya yazdigim mesajlardan kime ne? Olay arkadaslarima nasil oldugumu anlatmaksa zaten bi zahmet beni Twitter'dan takip etmesinler de iki satir yazisalim, telefonda goruselim, vs. Benim gibi bir senedir Turkiye'den ve arkadaslarindan uzakta olan ve gorusemeyen birisi icin zaten olup biteni takip etmeye yarayan Facebook var, bir de Twitter'a ihtiyac yok sanirim.

Yaniliyor muyum?

07.07.2009

Bir Baba ve Evlatlari

4 yorum

Mahkemede babanin katilleri ile karsi karsiya oturmak nasil bir histir?

Onlarin piskin, siritan suratlari tam karsinda dururken sinirlenmemek, sinirlensen de sessiz kalabilmek nasil bir erdemdir?

Cinayetin cok onceden haber alindigini, buna ragmen hicbir tedbirin alinmadigini ogrenince bir evlat cildirmadan nasil durabilir?

Babanin katili ile kameraya gulumseyen emniyet guclerinin var oldugu bir ulkede dogmak, o ulkenin yurtdasi olmak nasil bir eziyettir?

Derin devlet, karanlik-pis iliskiler, zaten bilinen ama hicbir zaman tutuklanmayacak gercek katiller...

Ne zaman Hrant Dink davasi gorusulse aklima Delal, Arat ve Sera duser.

06.07.2009

Confessions of a Spotless Mind

4 yorum

Blog aleminde ilk mimi aldim. A.Nur pas atmis, ben de orta yapayim dedim. 2 gundur dusunuyorum neleri itiraf etsem, neleri etmesem diye. Asagidakilerde karar kildim. Buradan buyrun:

** Cocukken en buyuk hayalim dedektif olmakti. Enid Blyton kitaplarindaki Afacan Besler gibi cetelere ozenir, kendi cetemle gizemli olaylari aydinlatacagim gunlerin hayalini kurardim.

** Beni ben yapan en buyuk iki ozelligim, kararsizlik ve usengecliktir.

** Sigaradan nefret ederim. Hatta bu hissiyatimin en guzel karsiligi ingilizcedeki "loathing" yuklemi olabilir. Kokusunun ustume sinmesinden nefret ederim. Yanima sigara ictigi icin kokan bir insan gelirse o an hayat azap olur bana. Sadece anneme-babama ve (cok nadir) hemsireme satasmisimdir sigara konusunda. Yoksa sigara icenlere kalkip da nutuk cekmem. Oyle manyak hallerim yoktur. Hem zaten her koyun kendi bacagindan asilir.

** Ortaokuldayken en begendigim futbolcu Okan Buruk'tu. Babam az dalga gecmemisti benimle. Kendisi sisman bir futbolcu kardesimizdi.

** Genelde insanlarin aklinda benimle ilgili olusan ilk izlenim "soguk nevale" olur. Kendimi rahat hissetmedigim ortamlarda agzimi acmam. Eskiden uzuluyordum boyle bir izlenim olustugu icin, ama artik umrumda bile degil.

** Beni kandirmak cok kolaydir, cabuk inanirim.

** Kucukken Galatasaray mac kaybedince aglardim.

** Tiyatrocu olmak isterdim. Rol yapma yetenegim ve guzel bir ses tonum olsa ciddi ciddi dusunurdum bunu.

** Esyalarin benim icin islevselliginin disinda ayri bir onemi var. Cep telefonumu 2004 senesinde babamla almistik. Hala degistirmedim. Benimle onca ulke, sehir gezdi, yol tepti. Hala calisir vaziyetteyken sirf fotograf cekiyor, internete baglaniyor, daha havali diye con con bisey almayi aklimdan bile gecirmiyorum. Bu ona ihanet etmek olurmus gibi hissediyorum.

** Arabada giderken muzik dinleyip hayal kurmayi severim (direksiyonda olmadigim icin tabi). Arabanin co-pilot'i ben oldugumdan beri bu boyle degil.

** Yalnizliktan korkmam. Hatta donem donem yalniz kalmaya ihtiyacim vardir. Kapimi herkesin ustune kapatip kendimle basbasa kalmak isterim. O alan benim olsun, icinde benden baska ses-soluk-dusunce olmasin isterim. Oyle bir alanim olmazsa ve uzun sure kendimle basbasa kalamazsam cildirabilirim.

** Sosyoloji okumaya Lise 1'in sonunda karar verdim. Hayatta verdigim en dogru birkac karardan birisidir.

** Universitede yamac parasutu yapmaya heveslenmistim, ailem karsi cikmisti. Hatta annem soyle bir replik vermisti: "Kizim neden normal sporlar yapmak istemiyorsun, mesela git tenis oyna." O zamandan beri icimde uktedir, mutlaka birgun yapicam.

** Turkiye'den uzakta oldugum zamanlar ozledigim tek sey ailem olur.

** Yurtdisinda okuyan bircok arkadasimin aksine Istanbul benim burnumda tutmez. Herkesin Istanbul'u farkli iste. Benimkisi hic cekici degil.

Evet dusundum tasindim, bunlari itiraf etmeye karar verdim. Simdi bu ortayi gol yapmalari icin birilerine paslamam lazim. Soyle siraliyorum,

Hemsirem,
Tubik,
Minik Kelebek E. A.

Mim bizi bozar, racona uymaz derseniz tabi keyif sizin. Elciye zeval olmaz.

05.07.2009

Bir Çocuğum Oldu

2 yorum

Birseyi sifirdan yaratmak, onu yoktan var etmek kadar guzel baska birsey var midir bilmiyorum. Yaratma sureci her ne kadar sancili gecse de, gunlerim-gecelerim birbirine girse de, haftasonu tatili ne demek bilmesem de, cogu aksam yatarken dusundugum son seyin, cogu sabah uyandigimdaysa aklima gelen ilk seyin o olmasini seviyorum. Alakasiz isler yaparken, mesela bulasik yikarken, yemek yaparken, yolda yururken devamli aklimi mesgul etmesi hosuma gidiyor. Bana bir amac verdigini hissediyorum, beni var ettigini. Durmadan onunla nefes alip veriyorum. Sanki evde varligini hissettigimiz 3. bir kisi gibi. Hissettigimiz diyorum cunku bizim cocuk da onun varliginin fazlasiyla farkinda. Bazen "super seyler buldum" diye yerimden zipladigim, bazen "cok sacma sapan seyler yaziyorum" diye karalar bagladigim bu surecin manik ve depresif butun yonlerini benimle yasadi, hala da yasiyor.

Cocugun tam seklini henuz veremedim. Hala cok isi var. Yine bilgisayarin basinda "yaz-sil-tekrar yaz-biraz oku-biraz daha yaz" seklinde gecirecegim gunler, geceler bekliyor beni. Ama govdesinin, iskeletinin olusumu bugun son buldu. Yazmasi en mesakkatli bolumdu, bittigine memnunum.

Henuz elsiz, parmaksiz, gozsuz, sacsiz ama benim cocuk bugun dogdu!

02.07.2009

Özlem

**Evimi ozledim. Her ne kadar apartman dairesine benzeyen bir otel odasinda yasamanin pek cok kolayligi olsa da, evim burnumda tutuyor. Calisma masami, panomdaki kartpostallari, duvarda asili fotograflari, kaplumbaga terbiyecisini, abidin dino'yu, kermit'i, etrafa yayilmis Wall Street Journal'lari, 3'lu uzun koltugu evin icinde ordan oraya tasimayi, tasirken kavga etmeyi, kedili yastik kiliflarimi, kendi masami bizim cocuk evde olmadigi zaman kitap-kalem-kagit yigini arasinda birakip onun camin onundeki masasina oturup calismayi, sokaktan gecen insanlari seyretmeyi, postacinin ayak seslerini duymak icin dikkat kesilmeyi, o gider gitmez posta kutusuna kosmayi, kocaman mutfagimi, tezgahimi, ogleden sonra masama vuran gunesi, karsimizdaki 3 katli evin balkonunu, benim onumde yazilmasi gereken odevler beklerken o balkonda ayaklarini uzatip kitap okuyan adami kiskanmayi ozledim.

7 weeks down, 8 to go...

**Ailemi ozledim. Annem ve kardesimle 2.5 ay once New York'ta hasret gidermis de olsak ozledim. Salonda 2'li koltukta televizyon izlemeyi, annemin yemeklerini, hemsiremin odasinda caylarimizi alip dedikoduya cekilmemizi, annemin ordugu kazaklari ve hirkalari uzerimde denemesini, Mubo'cugumunun gulen gozlerini, huysuzluklarini, komikliklerini, cikolatali kekini, cocuklugumdan beri "Anneanne annemin kofteleri hic boyle guzel olmuyor" dedigim o guzelim yumusacik koftelerini yemeyi ozledim. Haftada bir telefonda konustugum, her seferinde "sen yeter ki gel, sunu da pisiririz bunu da yeriz" diyen Mubo'cugumu cok ozledim. Aile dedikodularini dinlemeyi, kim-nerde-nasil-kiminle cekistirmelerini, Muki'nin kahkasini ozledim. Bana hep dedemin hayali ile bezeli cocuklugumu hatirlatan o evi ozledim. Hesapsiz-kitapsiz, karsiliksiz veren ailemi ozledim. Yaklasik 8 yilimi gecirdigim, duvarlari artik eskisi gibi mavi olmasa da kitapliklarim, kitaplarim, calisma masam, cekmecelerim, kagitlarim, dosyalarim, fotograflarimla biraktigim gibi duran ve beni bekleyen odami ozledim.

48 weeks down, 3 to go...

Butun bunlarin disinda baska bir ozlem daha var ki, o hic gecmeyecek, hic bitmeyecek, beni eksilten, azaltan, tuketen bir ozlem. Hayatimi alt ust eden bir ozlem. Gozumun onune gelen hayallerle ya da ruyalarla avundugum, fotograflara bakinca dinmeyen bir ozlem. Onun tarifi ve ilaci yok.

01.07.2009

Vatan Haini Demisken...

0 yorum

"Vatan hainligi" meselesini en guzel ne anlatir diye dusundum tasindim. Kisacik ve vurucu sekilde anlatacak birsey aradim. Bir siir mesela? Bir sarki ya da? Sonra her ikisini bir arada bulabilecegim birsey geldi aklima.

Birazdan duyacaginiz muzik ve ses ruhunuzda siddetli yankilar yapabilir. Alicinizin ayarlari ile oynamayin.

Nazim Hikmet Vatan Hainligine Devam Ediyor Hala!