10 12 2009

"Friends" It Up Dude!

4 yorum

Ne zaman seyretmeye başladık hatırlamıyorum ama son 2-3 aydır, belki daha da uzun bir süredir beraber yaptığımız her kahvaltıda ve yediğimiz her öğlen yemeğinde bir Friends bölümü seyrediyorduk. (Ben bazen akşam yemeklerinde "Friends de Friends" diye tutturunca da izliyorduk. Onun dışında akşam yemeği ritüelimizde Monk var) 5. sezondan başladık izlemeye. Ben son sezonu baştan sona 2005 yılında izlemiştim ama geri kalan sezonları bir tutarlılık içinde izlemişliğim yoktu. Bu akşam son sezonun son bölümünü, hatta üzerine 1o Years of Friends isimli programı da seyrettik. O anahtarları tezgahın üzerine bırakıp evden çıktıkları sahne 4 sene önce de içimi burkmuştu, bu akşam da burktu. Utanmasam ağlayacaktım. Keşke keşke hiç bitmese, Amerika'da 50 küsür yıldır devam eden soap operalar gibi sürüp gitseydi.

Şimdi ben hangi diziyi izleyip güleceğim?

(Bu arada soap opera kavramını bundan yıllaaar yıllaaar önce PG gibi sabun, deterjan vb. malzemeler satan şirketler uydurmuş. Aynı şekilde evlenme teklifinin pırlanta yüzük eşliğinde yapılması ritüelini de 1900'lerin başında pırlanta satışını artırmak için DeBeers gibi şirketler uydurmuş. Ne kadar başarılı bir satış taktiği güttüklerini, bugün Türkiye'de bile yüzüksüz evlenmeyen kadınlar olmasından yola çıkarak anlayabiliriz sanırım. Yani aslında düşünecek olursanız bir insana herşeyi satın aldırabilirsiniz. Doğru kampanya ve ürünü doğru pazarlama ile tabi. Gerçi bana aldırmak zordur, hemşirem bilir! Bu yüzden tanıdığı onca insan arasında, birlikte alışveriş yapmak isteyeceği en son kişi benimdir.)

Eveet bu gereksiz bilgileri de verdikten sonra sorumu yineliyorum sevgili okur:

Ben şimdi ne izleyeceğim?

06 12 2009

Episode I: Mission to Orlando

1 yorum

"Şükran Günü'nde Florida'ya gidiyoruz" dediğimde arkadaşlarım Miami ya da Keys'e gidiyoruz zannettiler önce. Kocaman kocaman açılan gözler, Orlando lafını duyunca bir küçüldü pir küçüldü sormayın. Meğer Florida'nın raconu Orlando değilmiş. Hatta bir tanesi suratını ekşitti, abartmıyorum. Ona n'oluyorsa! Sanki onu da beraberimizde götürüyoruz.

Newark Havaalanı'ndan kalkan Continental Airlines'a ait uçak ile başladı yolculuğumuz. Yazın üç saatlik Indiana-New York yolunu arkada az sayıda insan oturduğu için kalkamayan, hostesin 2-3 kişi arka tarafa geçebilir mi anonsu yaptığı pırpır uçakla gittiğimiz için, kocaman 3'er koltuklu, kişisel televizyonlu, Boeing uçağı bana saray gibi geldi. Pilot "bumpy" havadan dolayı yemek servisini hosteslere hemen yaptıracağını açıklayınca gerilen sinirlerim, bizim çocukla birlikte UP filmini izlemeye başlayınca sakinledi. Filmden sonra How I Met Your Mother'ın ilk sezon ilk bölümünü ekranda görüp izlemeye başlamıştık ki (Haaave you met Ted?) yayınımız gitti, pilotumuzdan iniyoruz anonsu geldi. (Continental'ı sevdim sevgili okur. Dönüşte Delta ile geldik, onun televizyonu yoktu ama wireless interneti vardı. **Life is always about trade-offs**)

Orlando'nun diğer küçük nüfuslu Amerikan şehirlerinden pek bir farkı yok sevgili okur. Havaalanından çıkıp şehir merkezine giderken gördüğüm yerleşim şekli, kocaman outletler, sağda solda drive-in restorantlar bana Indianapolis'i çağrıştırdı. Yine de Orlando'nun şehir merkezi Indianapolis'inkinden kat be kat iyi. En azından şehirde belediye otobüsü sistemi var. "Ben bir şehrim" havası hakim. Indianapolis'in öyle bir iddiası bile yoktu. "Eyalet başkentiyim ama çaktırma ben bildiğin köyüm" verdiği en açık seçik mesajdı. (Tabi yerlisi bu hayat tarzını benimsemiş oluyordu genellikle. Mesela Chicago'ya gitmek istediğimi söylediğim bir Hoosier bana orasının kalabalık ve tam bir keşmekeş olduğunu anlatmaya çalışmıştı. Arabalar üstüne üstüne geliyormuş! İstanbul'u görse ne yapar acaba?)

Indianapolis'in şehir merkezinde yerleşim pek yoktu, etrafa serpilmiş çok fazla restorant yoktu. Orlando öyle değil. İnsanlar şehir merkezinde de yaşıyor. Çok fazla pizzacı var, bar var, barlarda Magic maçı seyreden mavi formalı insanlar var. Tatil zamanı olmasa daha bir hareketli olurdu dışarısı. En azından bende öyle bir imaj uyandı. Otele eşyaları bırakıp karnımızı doyurmaya çıktık. Açık bir kafe bulup içeri daldık, açık bir alışveriş merkezi görüp içeri daldık. İçeriler dolu, dışarılar boştu. Otelin hemen arkasındaki Lake Eola'nın etrafında gezinelim biraz dedik. Tabi ki bir allahın kulu yok. Köpeğinin tuvalet ihtiyacını gideren amca hariç. Biraz yürüdükten sonra başlayan yağmurun ve üzerimize çöreklenen yol yorgunluğunun da etkisiyle otelimize geri döndük.

Sevgili yarim, pek muhterem Lonely Planet kitabıma gömülüp okumaya-düşünmeye-planlamaya, ertesi gün neler yapacağız sorusuna yanıt aramaya başladım.


Lake Eola'dan Görüntüler



Taverna Kyclades'i Görmeden New York'u Görmüş Sayılmazsınız!

0 yorum

Olur da yolunuz New York'a düşerse, bir gecenizi ayırıp Astoria'daki Kyclades'e mutlaka yemek yemeğe gelin. Kendisi bir Yunan restorantı olup ünü New York City'nin dört bir yanına yayılmıştır. Müşterilerinin birçoğu Astoria ahalisidir amma Manhattan'dan da hatırı sayılır insan yemek yemeye gelir. İçerisi çok gösterişli değildir. Ama güzel bir dekoru vardır. Masaların üstü Yunan adalarından fotoğraflarla süslüdür. Yarı Yunan yarı Arnavut harika bir şefi vardır. Restorantın önünde her daim uzun sıralar olur. Bazen sıra o kadar artar ki size 45 dakika bekleme süresi verirler. Eve döner oturur, zamanı gelince kalkar gidersiniz. Sizi kapının dışındaki sandalyelerde sıra beklerken gören iri yarı şef gelir ve şarap ikram eder. Yoldan geçerken görse gülümser selam verir. Yemekler ayrı lezizdir. Masaya ilk zeytinyağına bulanmış kekikli ekmekler gelir. Her ana yemeğin yanında bir yan yemek, iki kişi bir ana yemekle doyabilir. Yemekten sonra şirketten tatlı ikramı gelir. Fiyatlar Türkiye ile kıyaslayınca son derece ehveldir. O insanı kazıklayan Boğaz/Cadde balıkçılarına hiç benzemez. Tatlıları yer, hesabı öder, kalanları paketletir, evin yolunu tutarsınız.

Kısacası, New York'a gelin, Manhattan'dan çıkın, East River'ı geçin, Astoria'ya gelin, bir Taverna Kyclades tecrübesi edinin. Pişman olmayacaksınız!

Galatasaray Derken...

0 yorum

"Galatasaray benim", "Hayır, Galatasaray benim" diye kavga eden iki küçük erkek kardeş: babam ve amcam. Bu ezeli kavgaya bir son vermek için büyük oğluna "Gel sen benimle beraber Fenerbahçe'yi tut" diyen bir baba: dedem. Yıllarca beslenen bir sevdaydı bizim evde Galatasaray. Ben annemin sesinin "Seninle boşanma sebibimiz Galatasaray olacak" diye çınladığı zamanları hatırlarım. O kadar çok anı, hatıra var ki.. Ne yana baksam birkaçı yolumu kesip beni geçmişin sularına itekliyor. Ve ne zaman oturup Galatasaray maçı izlesem, bütün geçmiş tekmili birden peşime düşüyor. Maçı izlemek ve izlememek arasında sıkışıp kalıyorum. İzlememek bir ihanet, peki ya izlemek?

Galatasaray asla sadece Galatasaray değildi ki bizim için. Beraber izlenen maçlar, kapıyı kapatıp ağlamalar, antreman izlemeler, imzalı forma almalar, babamın yurtdışı maç biletlerinden oluşan koleksiyonu, benim içi gazeteden kesilmiş fotoğraflarla dolu defterim, numaralıda izlediğimiz maçlar, Hagi ve diğer futbolcularla çekilmiş fotoğraflar, stresten salon ve mutfak kapıları arasında geçirdiğim son dakikalar, babamın "pozisyon geçti gel" diye çınlayan sesi, gol olunca salona koşmalar, Erenköy'de oluşumuza aldırmadan balkona asılan bayrak, Ergun Gursoy'un telefonda babamı isteyen sesi, Galatasaray'a kızmak, bir hışım LigTv'yi kapatmak, dayanamayıp maçları radyodan dinlemeye başlamak, Mubo'yu arayıp "Anneanne bu aksam dua et, tamam mı" demeler, kongreden gelen babam, antremandan gelen babam, maçtan gelen babam, yeşil bir tabutun üzerinde sarı kırmızı bayrak, bir kabirin üzerinde açan sarı kırmızı güller.

Ömrüm Galatasaray ile başlar, Galatasaray ile biter.

29 11 2009

Orlando'ya Gitmek Var Dönmek Yok

0 yorum

Her güzel şeyin bir sonu var gerçekten. Bir düğüne katılmak amacıyla gittiğimiz ama Thanksgiving dolayısıyla tatile çevirdiğimiz Florida seyahatimizin bu sabah 9:00 itibarı ile sonuna geldik. Yapmam gereken onca işten dolayı ilk defa istemeye istemeye geldim New York yolunu. Uygun bir vakit bulduğumda yazmak istiyorum Orlando günlerimizi. Şimdilik kısa bir giriş. Bir sonraki yazım bu tatille ilgili olsun!!

(Bu blogda yazıcam deyip de yazmadığım yegane yazılar seyahat yazıları oluyor genelde. Şeytanın bacağını kırarım inşallah bu sefer!)

18 11 2009

Eyvah! Dönem Sonu Geliyor!

2 yorum

Dönem sonu yaklaşıyor ve benim -tabi ki- eteklerim tutuşmaya başladı. Her dönem sonunda yaşadığım "yetişmesi gereken paperlar" oyununa ek olarak bu dönem "okumam gereken sınavlar ve ödevler" oyununu da sahneliyorum. Hemşirem "I told you so" dedi aynen bu cümleyle (demekle kalmadı yazmış da utanmadan Facebook sayfama). Şimdi yine aynı şeyi söyleyecek biliyorum. Ona sızlanmıyorum bu yüzden. Kendi kendime sızlanıyorum. Bir de bütün işin gücün arasına iki seyahat sıkıştırdım. Kendim kaşınıyorum farkındayım. Ama deadline'lar uzaktayken herşeye zaman bulup yaparmışım gibi hissediyorum. İnsan kendini bilmez mi? Güzel kardeşim, sen her sene aynı teraneyi yaşıyorsun, girme bu kadar çok şeyin altına demez mi? Ne kadar aç gözlüyüm böyle ben? Paper mı yazılacak? Yazarım. Sözlüğe entry mi istiyorsunuz? Yazarım. Konferanslar mı var? Sunum yaparım. TA (teaching assistant) mi lazım, ben olurum, deneyim kazanmam lazım: Sınavları okurum, hatta hazırlanır bir dersi de ben anlatırım (al sana deneyim, hem de kapı gibi).

Şöyle rahat, stressiz geçen bir dönem sonu göremeyecek miyim?

Hayır dönem sonunu görsem ne olacak? Tatilde oturup yeterlilik sınavına çalışacak olan ben değil miyim? Beni ancak üç aylık yaz tatili paklar. Ama kendimi biliyorum o zaman da "çalışmıyorum, hiçbir şey üretmiyorum" diye kendime bunalımlardan bunalım beğeneceğim.

Yok mu bu işin bir orta yolu? Bir oluru?

Buradan dünyadaki tüm akademik kardeşlerime sesleniyorum!!

09 11 2009

How Does It Feel To Be A Problem?

3 yorum


Photo: Starbucks at Lexington Ave. & 50th street


"Ötekiler"in hikayelerini daha sık dinlersek önyargılarımızı kırmamız kolaylaşır mı? Birbirimizi hikayelerimizle yakalayabilir, ortak bir paydada buluşabilir miyiz? Bir-iki jenerasyon sonra bambaşka anlayış hüküm sürer mi topraklarımızda? 20-30 yıl insan ömrü için uzun bir zaman dilimi ama bir devletin ömründe nedir ki?


Denemeye değmez mi?

10 Kasım

"Şimdiki ben"in takılı kaldığı bu evrenin çok dışında yaşıyor "önceki ben". Paralel evrenlerdeyiz. Bazen uzaktan seyrediyorum onu. Mutlu gözüküyor. Sen de hayatına devam ediyorsun o evrende. Her şey eskisi gibi. Değişmemiş. Aynı. Dokunulmamış. Yine pazar akşamları uzanıyor ikili koltuğa. Galatasaray'ı izliyorsunuz beraber. Gol olunca o havaya zıplıyor, sen keyif sigarası yakıyorsun. "Maç bitmeden sevinme" uyarını yapıyorsun arada sırada. Olur da maç akşamı dışarı çıkmışsa, ilk 20 dakika sonra telefonun çalıyor. Karşıdan bir soru: "Nasıl oynuyoruz?" Duruma göre bir cevap veriyorsun. Galatasaray'ın seninle özdeşleşen bir anlamı var onun için. Nasıl olmasın? Daha 7 yaşındayken elinden tutup Galatasaray Basketbol Okulu'na götürmüşsün. İlk sarı-kırmızı eşortmanını sen almışsın. Tribünde ilk maçını seninle izlemiş. Antreman izlemeye seninle gitmiş. Hayattayken yaptığımız her hareketi birşeylerle/birileriyle özdeşleştiriyoruz farkında bile olmadan. O kadar sıradan bir hale geliyor ki bu işlem, ne yaptığımızın farkına o hareket öksüz-yetim kaldığında varıyoruz. Galatasaray da öyle onun için. Ama bunun farkında değil. Hiçbir zaman da varmayacak. Dedim ya, o şimdi paralel bir evrende yaşıyor. Orada herşey eskisi gibi. Dokunulmamış. Bozulmamış. Yolundan çıkmamış. Bambaşka sabahlara uyanmadan devam ediyor hayat. Evine girip çıkıyor, yatağında uyuyor. Duvarları mavi odasında oturuyor. Masasının üzerinde balıklar yüzüyor. Tavanında yıldızlar parlıyor. Kütüphanenin önünde kitaplardan bir kule var. Annesi kızıyor, kaldır diyor ama nafile çünkü dağınık çalışıyor. Senin her akşam eve gelişini duyuyor. Her gece yatışını işitiyor. Yan odada kardeşi uyuyor. Canı istedi mi oraya gidiyor. Bazen çayını da alıyor. Dedim ya hayat akması gerektiği gibi akıyor paralel evrende. Her şey yolunda gidiyor. Çünkü sen varsın. Yanındasın. Koltuğunda oturuyor, gazeteni okuyor, yemekten sonra çay içiyor, televizyonun karşısında kestiriyorsun. Sen varsın. Var. Her şey olması gerektiği gibi. Her şey bıraktığın gibi. Sonra günler 10 Kasım geldi diyor. 10 Kasım. Geldi. Sen yeni bir yaşa başlıyorsun. Olması gerektiği gibi.

Doğum günün kutlu olsun.

07 11 2009

Savaş

0 yorum

Gecenin bir yarısı karşıma çıkan bir şiir.
Savaş hangi coğrafyada, hangi zaman diliminde, hangi milletler arasında, hangi tür cephanelerle yapılıyor olursa olsun, sebebi ne olursa olsun özünde hep aynı değil mi?


"Linger not, stranger, shed no tear.
Go back to those that send us here.
We are the young they drafted out.
To wars their folly brought about.
Go tell those old men safe in bed.
We took their orders and are dead."
A.D. Hope

01 11 2009

Mr. Big, New York City and a Subway Ride

1 yorum

Metroda tek başıma gidiyorum. Aklımdan binbir düşünce geçiyor. New York, okul, İstanbul'dakiler, Aralık bitmeden yetiştirmem gereken onlarca iş... Metronun içine göz gezdiriyorum. Karşı sıramda iki genç kadın ve bir erkek oturuyor. Fotoğraflarını çekiyorlar birbirlerinin. Üzerlerinde Halloween kostümü yok. Metro yavaş yavaş doluyor. Hazır alınmış kostümler, evde hazırlanmış kostümler, yaratıcı kostümler, sık rastlanan kostümler, rengarenk peruklar, kedi kızlar, kafasında baltalı adamlar, vampirler, kontesler, tam bir curcuna. Önce Lexington'da iniyor bir grup insan. 42'ye geldiğimizde metronun içinde ayakta giden nerdeyse kimse kalmamış. Karşımda oturan grup iniyor. Birden çığlıklarını duyuyorum kızların. Ne oluyor diye gözlerimi onlardan yana kaydırıyorum. Az önce oturdukları yere bakıyorlar, yüzlerinde bir gülümseme, gözlerinde şaşkınlık ifadesi. Ben de tam karşıma çeviriyorum bakışlarımı. Neden attılar ki o çığlıkları?

Tam karşımda oturuyor. Sadece bir saniye sürüyor onu tanımam. Elinde Starbucks kahvesi, ayağında kahverengi ayakkabılar, mavi kot pantalonu ve üzerinde gri-mavi karışımı bir sweatshirt var. Uzun saçları şakaklarında hafif kırlaşmış. Yukarı, metro haritasına bakıyor. 34'de yerinden kalkıyor. İnecek diye yüreğim yerinden oynuyor. Kısa bir süre dışarı bakıp eski yerine oturuyor. Dik dik bakmak istemediğim için sağa sola bakınıp tekrar üzerine getiriyorum bakışlarımı. Son derece cool. Kimseye bakmıyor. Gözü hala metro tabelasında. Başka tanıyan var mı diye metronun içine bakıyorum. Tanıyanlar var ama tanımayan, ya da tanısa da umursamayanlar var. Yol bitmesin istiyorum. Treni iki durak arasında her beklettiklerinde sinirlerim ya hani, bu sefer söz sinirlenmicem. Ama sevgili train dispatcher'ın umrunda değiliz bu akşam. Tıngır mıngır gidiyoruz. Her durakta "acaba inecek mi" stresi yaşıyorum. Hızlıca bakıyorum, yok hareketlenmiyor. 14'te yaşlı bir amca biniyor. O da tanıyor hemen. Show'uyla ilgili sorular sormaya başlıyor. Bir de sırtının ağrısını. Gülümseyiveriyor yaşlı adama. İçten bir gülüş. Yanıt veriyor. Yaşlı amca birkaç soru daha soruyor, gülümseyerek. Onları da cevaplıyor. Sonra susuyor. 8'e geliyoruz. İnmek için ayaklanıyorum. O da kalkıyor. Sol tarafımda kalan kapıya yürüyor. Ben inip sola dönüyorum, o inip sağa dönüyor. O 8'deki merdivenleri kullanacak, ben West 4'a gideceğim için az ilerdekileri.

Yıllarca pek kıymetli DVD'lerimde ve Digiturk'teki tekrarlarda seyrettiğim Mr. Big (Chris Noth) ile 42'den 8'e süren metro yolculuğum böylelikle son buluyor. İçimden çığlıklar atarak merdivenleri çıkıyorum. Elim telefona gidiyor. Böyle bir şeyi kiminle paylaşabilirim? Tabi ki en az benim kadar Sex and the City'ci hemşiremle. Telefona bakıyorum. Türkiye'de saat gece yarısını çoktan geçmiş. Saat farkının bu kadar çok olmasına bi küfür salladıktan sonra telefonu çantama koyup, Waverly Place'den sağa dönüyorum. Halloween Parade'ini birlikte izleyeceğim arkadaşlarla buluşmak için West 4'a doğru yürümeye başlıyorum.

Hava yumuşak ve sıcak. Etraf kostümleriyle endam eden New Yorklularla dolu. Bu akşam Halloween varmış, parade olucakmış, eğlenecekmişiz fasa fiso. Benim için tek bir anlamı var 31 Ekim 2009'un: Ben bu akşam Mr. Big'i dünya gözüyle gördüm!!